Kıbrıs'ın Nabzı okurlarına kocaman selamlar...
Hava serinledi, kış resmen kapıyı çaldı demek istiyorum ama diyemiyorum bir anda gelen anlık yaz sıcağı arkasından gelen soğuk esinti biraz bipolar hisler yaşatıyor bana aynı gün içinde. Geçen hafta hatırlıyorsunuz, omuzumda şalımla adada Semiramis Pekkan gibi gezmiştim ama bu hafta o şal da yetmeyecek gibi duruyor... Arada güneş kendini gösterse de hava iyiden iyiye serinledi, benim acilen birkaç spor üst, sweatshirt ya da uzun kollu tişört almam lazım. Yalnız bu aralar o her yerde gördüğümüz, logosuna binlerce lira ödeten ama iki yıkamada solan, kaliteden çok sadece marka pazarlayan o popüler mağazalara para yığmaktan kesinlikle vazgeçtim. Artık paranın hakkını veren, kumaşı, dikişi ve kalıbı sapasağlam olan "MARKASIZ" kaliteyi arıyorum. Varsa adada ya da online'da "Şuraya mutlaka bak, hem kalitelidir hem de bütçeyi üzmez" diyeceğiniz spor giyim tavsiyelerini bekliyorum.
Biz spor bilimcileri genelde spesifik sorunları konuşuruz, deneyleriz ya da araştırırız. Bu hafta biraz farklılaşmak istiyorum. Haydi pür dikkat buradayız!
Sabah o konforlu yataktan, sıcak battaniye altından çıkıp işe yetişme telaşı, gün boyu ofisteki o yoğun tempo derken akşam eve kendimizi nasıl attığımızı cidden bilmiyoruz. İnsan çalışırken, hele ki temponun hiç düşmediği dinamik bir ortamda sorumluluk alırken resmen zihinsel bir maraton koşuyor. Sektörlerin getirdiği o doğal koşturmaca, akşam eve varınca acı bir şekilde faturasını kesiyor..
Çaylar kahveler de alınıp bir köşeye çekildiyse, o zaman dertleşmeyi bırakıp hemen yazımın ana konusuna geçiyorum.
Yukarıda işi gücü, o yoğun tempoyu bahane ettik ya; hepimiz bence aynı kafadayız. O yorgunlukla eve gelince ne spor yapacak hal kalıyor ne de mutfakta sağlıklı bir şeyler pişirecek sabır. Bazen ipin ucu kaçıyor; gece geç saatte yenen o karbonhidratlar, günün stresini söndürmek için yorgunluğun üstüne yuvarlanan o kaçamak kadeh bize arkadaşlık ediyor. Kolay dopamine fazla alışmadık mı? Bir de artık dünyanın ortak kültürü oldu; adını söylemek istemediğim ama televizyonlarımızda farkında olmadan o kırmızı siyah yazı tipi ve ikonik "Ta-Dumm" sesiyle bizi hipnotize edip içine alan, hiçbir şey yapmadan akşamımızı esir alan o dijital platform var...
Boş geçen bir günden, yorucu bir haftadan sonra ertesi sabah aynaya baktığımızda yüzde sıfır enerji, üstünden tır geçmiş gibi bir bitkinlik... Ama gözümüz hemen bel çevresine gidiyor: "Aman," diyoruz, "kilom yerinde, zayıfım nasıl olsa, birkaç güne toparlarım."
Kabul edin siz de bu ters köşeyi beklemiyordunuz. Genelde hep sorun varsa çözebilirizi işledik bu defa sorun yokmuş gibi görünen ciddi sorunları işliyoruz.
Gelin şu zayıflık ve sağlık masalını bugün masaya yatıralım. Çünkü dışarıdan bakıldığında iğne iplik gibi duran, o şık spor kıyafetleri mükemmel taşıyan o bedenler, maalesef içeriden adeta alarm veriyor.
Fit görünmek ile biyolojik olarak sağlıklı olmak arasında uzay mesafesi kadar fark var. Tek kelime spor yapmadan, sırf genetiği sayesinde ya da canı ne zaman isterse üç öğün aç gezerek dışarıdan son derece fit görünen bir insan düşünebilirsiniz.
Peki, o estetik silüetin altındaki hücresel motor nasıl çalışıyor? Bilimsel gerçeğe bakalım:
Harvard Tıp Fakültesi'nin metabolizma araştırmaları, dışarıdan zayıf görünen insanların bile karaciğerinde ve iç organ çevresinde ciddi bir visseral yağlanma olabileceğini defalarca kanıtladı. İşin korkunç tarafı şu; bu iç yağlar sadece pasif bir depo değil, kana kesintisiz interlökin-6 ve TNF-alfa gibi pro-enflamatuar sitokinler (yani iltihap tetikleyici kimyasallar) pompalayan aktif birer toksin fabrikasıdır. Biz tıp dilinde buna TOFI (Thin Outside, Fat Inside) diyoruz; yani dışı ince, içi tamamen hücresel tahribat dolu bir organizma.
Aynaya bakıp "Zayıfım, o halde sağlıklıyım" demek, dışı pırıl pırıl parlayan ama motor bloğunda bir damla yağı kalmamış hurda bir arabayla son sürat otobana çıkmaya benzer. İlk sert virajda motoru elinize alırsınız.
Aynaya baktığında "Fena değilim" demek sadece biyolojik olarak idare etmektir. Ama hayat her zaman aynadaki o matematiksel hesapla yürümez. Tamam, Kabul ediyorum. Hayatta güzel şeyler de var. Biriyle gözleriniz kesişir. "Allah seni bana yazdı" dercesine nabzınız beyninizin içine kadar atar, tekrar o göz göze gelme anı olsun diye içten içe dua edersiniz. Bu durum tamamen istemsizdir, kaderdir; ruhun, hayatın o en ezber bozan anında gerçekten yaşadığını hissettiği nadir tesadüflerindendir.
Fakat bu hayat her zaman böyle torpil geçmez, bu hediyeyi Yaratıcı her zaman önünüze sunmaz. Öyle bir an gelip de kapınızı çaldığında kıymetini bilmek gerekir; bu işler kendiliğinden, lütufla olur.
Benim asıl söylemek istediğim şu: Ayna karşısına geldiğinizde işler asla böyle yürümez. Zihni ve bedeni uyandırmak için kaderin size torpil geçmesini bekleyemezsiniz; o iradeyi ortaya koyup kendinizi zorlamanız gerekir!
Gün boyunca koşturan, saatlerce sandalyeye mıhlanıp kalan, akşam yorgunluğunu fast-food ile ya da ezbere basit karbonhidratlarla kapatan o zayıf bedenin içinde sessiz bir mitokondriyal çöküş yaşanıyor. Egzersiz ve nöroloji alanındaki son klinik çalışmalar, hareketsiz kalmanın ve kötü beslenmenin beyindeki BDNF (Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör) üretimini, yani nöronların yenilenme ve hayatta kalma iksirini adeta sıfırladığını gösteriyor. Hücre yeterli besinle değil; sürekli kortizol dalgalanmaları ve glikasyon (şekerin proteinlere yapışıp dokuları sertleştirmesi) yüküyle boğuşuyor.
Sabahları yataktan kalkarken o yaşadığınız "beyin sisi" (brain fog), hücresel düzeyde enerji üreten mitokondrilerin oksijensiz ve yorgun kalmasından başka bir şey değildir. Bir de küçük bir flashback yapın; yoğun tempo altında anlık sinirlendiğiniz anlarda o vücuttan salgılanan ani adrenalin ve kortizol patlaması, sinir sisteminizin ne kadar kırılgan olduğunun biyolojik kanıtıdır.
Krem sürerek, cildi makyajla kapatarak ya da dışarıdan alınan üç kuruşluk takviyelerle bu hücresel enkaz çözülmüyor. Depoyu içeriden düzeltmediğiniz sürece dışarıdaki cila sadece günü kurtarır.
Aslında zihni ve bedeni çalıştırmak tam olarak böyle bir şeydir. Geçtiğimiz günlerde Edgar Allan Poe’nun o dâhi eseri Morgue Sokağı Cinayeti kitabını bir arkadaşıma hediye ederken düşündüm de; insan zihni de tıpkı beden gibi analitik yeteneğini zorlamadığı sürece gerçeğin yüzüne bakamaz. Zaten yeni bir kitaba ya da spora başlam angelic birebir aynı evrensel kanunla çalışır:
Yanlış bir başlangıç insanı nefretle uzaklaştırır; doğru bir başlangıç ise ömür boyu süren bir bağımlılık yaratır.
Özetle; aynadaki görüntünüz sizi aldatmasın. Gerçek zindelik, o tenin altında cıbıl cıbıl çalışan hücrelerin ne kadar sağlam ve dirençli olduğuyla ölçülür.
Haftaya yeni bir meseleyle masaya oturacağız. O zamana kadar kendinize iyi bakın.
MSc. Tolgahan İnce
Spor Bilimleri Uzmanı | Performans & Longevity Uzmanı